KORKMA, SADECE CÜRET ET!.. | Arman Takan
822
post-template-default,single,single-post,postid-822,single-format-standard,bridge-core-2.2,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-title-hidden,qode_grid_1200,hide_top_bar_on_mobile_header,qode-content-sidebar-responsive,qode-theme-ver-20.7,qode-theme-bridge,disabled_footer_top,wpb-js-composer js-comp-ver-6.2.0,vc_responsive

KORKMA, SADECE CÜRET ET!..

Sanıyorum ki ülkedeki ben yaşlardaki hemen hemen herkesin çocukluğunda evinde kalorifer yerine sobalar vardı. Büyük olasılıkla da kömürlü ya da tüplü tiplerinden bir tanesidir o da. Özellikle kömür ile gerçekleştirilen ısınma çabası için oldukça emek harcamak gerektiğini, bu iş bir şekilde başına kalmış kişileri izleyerek, gözlemleyerek anlamak oldukça kolaydı o yaşlarda da. Yani bu ısınma türü oldukça meşakkatli bir meseleydi ki hala daha da aynı şekilde ısınmanın tercih edildiği hanelerde eminim ki birileri bunun için büyük bir emek harcıyor. Her ne kadar ciddi bir çaba ve emek gerektiren bir ısınma yöntemi olsa da en iyi şekilde ısındığımı hatırladığım anlarda bu sobaların yer aldığı anılarımda saklı. Belki de aslında en iyi ısındığım anların anıları da değil onlar, belki de çocukluğuma ait, güzel ve hatırlanmaya değer anlarımın yer aldığı hatıralar oldukları için de daha bir sıcak o sobaların yaydığı ısı. Yakınına bir yere oturup, tam da böyle odunun ve kömürün iyice yanıp kora dönüştüğü o anda yaydığı ısı ile bedeninde neredeyse ısınmayan hücrenin kalmadığına emin olduğun, yanak ve kulaklarının kızardığı, üstündeki kazağın yavaş yavaş fazla gelmeye başladığı o an. Neredeyse eminim, ben bunları anlatırken benzer anları yaşayan herkesin gözünün önünde kendi hatırasındaki sobanın bir resmi, kulağında yanan odunun çıtırtısı ve burnunda sobanın üstündeki portakal veya mandalinanın kabuğunun kokusunun olduğuna. Ve hepsinin ardından içimizi kaplayan bir özlem duygusu; o anlara, o anlarda kalmış, bir daha geri gelmeyecek o ortama, belki de artık sadece bu anılarda yaşayan aile bireyleri, eş-dost ve akrabaya dair. O duygunun ardına bir de “zaman da ne çabuk geçiyor” klasik cümlesini de ekledik mi zinciri de tamamlamış oluyoruz. Hatırlama, mutluluk hissi ve özlemin birbirini takip ettiği güzel anı zinciri.

Hepimizin anılarında her şey bu kadar güzel mi yoksa kimimizin küçük olup, heyecanlı bir merak duygusuyla sonunu tahmin edemediği ya da bedenini saran ısı dalgasına dayanamayıp önünde yanan ateşe dalar gibi parmağını, elini o kor olmuş demire korkusuzca değdirildiği nahoş anılar da olmuştur herhalde. Halbuki yine hemen hemen hepimizin aşina olduğu bir ifade de var bunun için: “cıss”. Sakın değme “cıss” olursun derlerdi; anneler, babalar ,neneler, dedeler… Ama hiçbirimiz bilmezdik ki cıss olmadan cıss olmanın ne demek olduğunu. Parmağımız veya elimiz o yanan metale değmeden pek de anlam veremezdik sıcaklığın ne ve ne demek olduğuna, değdiğinde ve devamında nasıl bir hissi ve dahası sonrasında nasıl bir acısının olduğuna. Aslına bakılırsa hepimizin en meraklı, gözlemci, araştırmacı, denemeye açık ve korkusuz olduğumuz zamanlarımızdı. Henüz, iyi niyetli, hayata bizi hazırlamak, olası sorunlardan bizi korumak isteyen, biz deneyip zarar görmeyelim diye önceden “değme, cıss” diyen, her ne kadar doğru olup olmadığını bilmese de kendi mevcut bilgi ve tecrübesini bize aktarmaya çalışan ailelerimiz ve çevremizin, daha sonradan üzerimizden atmak ve fabrika ayarlarımıza dönmek için çabalayacağımız etkisine girmediğimiz çağımız. Yaptıkları kötü bir şeymiş, artık hiçbirimiz onların yaptığını yapmıyormuşuz gibi anlatsam da tamamen iyi niyetli bir çabanın içerisinde olduklarını söylemek ve haklarını da teslim etmek gerekir aslında. Ancaaak…

Az önce dile getirdiğim ve bugünkü bizi biz yapan ya da o çağımızda farklı bir şekilde ve yönde etkilendiği için, aslında etkilenmeseydi bugünkü bizin daha farklı olmasına neredeyse kaçınılmaz şekilde sebep olacak olan; meraklı, gözlemci, araştırmacı, denemeye açık ve korkusuzluk gibi özelliklerimizi yitirmemize sebep oldular. Tekrar etmek lazım, zarar vermek, bazı özelliklerimizi kaybedeceğimizi bilerek ve bunu isteyerek yapılmış bir şey değil, aksine zarar görmememiz adına verilmiş kararlar ve uygulanmış eylemler. Tamamen; merak, gözlem, araştırma, korkusuzca deneme eylemlerimizden doğabilecek olası sonuçlardan zarar görürüz korkusu ile verilmiş önleyici kararlar. Doğada da, diğer canlılar arasında da gözlemleyebileceğimiz bir koruma içgüdüsüyle yapılan eylemler olmakla beraber, yine doğada belki de çok daha az gözlemleyebileceğimiz zaman zaman aşırıya kaçmış davranışlar. Şüphesiz ki dünya üzerinde yaşayan birçok canlı türü yavrularını korumak adına iç güdüsel olarak birçok davranış ve eylemi benimsiyor. Çünkü insan dışında hemen hemen tüm diğer canlı türleri açısından bu koruma iç güdüsünün altında türünü koruma dürtüsü yatıyor. Türünün yaşamını sürdürdüğü coğrafyada yaşayan ve piramidin daha üstünde yer alan canlı ve yırtıcılardan korumak istiyor yavrusunu, başkasının herhangi bir öğününde ana yemeği olmasın diye.

İnsanın diğer canlılarla olan benzerliklerinin yanı sıra onu diğerlerinden ayıran, benzemeyen kısmı var ki, bizim onu değerlendirirken çok daha fazla etkiyi ele almamız ve o şekilde yargıda bulunmamızı bir gereklilik haline getiriyor. Birçok canlı türünde, farklı boyutlarda ve işlevsellikte olmasına rağmen, insan beyni ve onu kullanma yeteneğimiz bizi tüm canlılardan ayırmaya yetiyor. Elbette ki bu gezegen üzerinde varlık göstermeye başladığımız andan beri aynı beyin kullanma becerilerine sahip değiliz. Bizim şu an hayal bile edemediğimiz bir ortamda, şu an nesli tükenmiş canlıların bile varlık gösterdiği, çok daha hatta neredeyse tamamen savunmasızca sürdürülen bir hayatı yaşayan atalarımızdan söz ediyorum. Her an yepyeni bir tehlike ile karşılaşmanın neredeyse kaçınılmaz olduğu, sığınacak, kendini korumak için çok daha az imkana sahip olacağımız, belki de diğer canlı türlerine göre çok daha az bir nüfusla yaşayan bir canlı türüyüz o zamanlarda. İçinde bulunduğumuz toprak parçasını bırakın anlamayı henüz tanımadığımız, büyüklüğüne dair bir fikrimizin olmadığı, üstümüzdeki gök kubbenin geçtiği evrelerin tamamen bir muamma olduğu çağlar. Üstümüze yağan farklı yağış türlerini anlayamamak nasıl bir duygu yaratır acaba hiç düşündük mü ya da on iki saatte bir ortaya çıkan aydınlık ve karanlık döngüsünün yarattığı bilinmezliği. Gündüzünün bile sütliman olduğu bir gezegende çıkan bir çıt sesinin bile yarattığı gerilimi hayal edebilmek mümkün mü. Ne kadar çok bilinmezlik var aslında düşünüce değil mi. Bugün bildiğimiz en basit bilgilerin bile henüz öğrenilmemiş olduğunu düşündüğümüzde daha ne kadar çok keşfedilecek konu, durum, ilişki ve etkileşim var içinde bulunduğumuz doğada o zamanlar için. Ve işte bu bilinmezliğin getirdiği en önemli şeydir “korku”. Dokunamadığı için bilmediği, görmediği için bilmediği, deneyimlemediği için bilmediği her şey korkutucudur insan için. Anılarında, anılarındaki deneyimlerinde yeri yoktur henüz ve o yüzden o her neyse korkutucudur insan için. İşte burada yine bir “ancaaak” lazım. Çünkü işte yine tam da burada insan türünün, tüm korkularına rağmen, korkularıyla yüzleşmesine imkan sağlayan meraklı ve kaşif yanı devreye giriyor. Eğer bu özelliklerimiz devreye girmemiş olsaydı, yaşamı zorlaştıran, hayatta kalmayı neredeyse imkansızlaştıran korkularımızla bir şekilde yüzleşmemiş ve onları aşamamış olsaydık, bugüne, bugünkü bilgi birikimine ve de bugünkü insana nasıl ulaşabilirdik. Unutmayalım ki, bizi bugüne taşıyan bilgi ve deneyimlerin ardında bu gezegende yaşamış tüm insanlardan bir parça var. Her bilgimizin içinde onlar için bedeller ödemiş milyarlarca insan var. Bugün sahip olduğumuz bilgi sadece bir ırka, bir ulusa veya bir topluluğa ait değil, bu gezegende var olmuş tüm medeniyetlerin izini takip edip mirasını sahiplenmiş herkese aittir.

Peki, insan türünün atalarının geçmişteki çabaları ve bu çabalar neticesinde elde ettiğimiz deneyim ve bilgiler bizi buraya taşımışken daha fazlası için çabalamaya hayatımızda yer yok mudur? Deneyimlenecek, öğrenilecek yeni herhangi bir şey kalmadı mı, aralarında bağlantı ve ilişki kurulacak her şeyi tükettik mi? Eğer cevap evetse, insan türü olarak ulaşabileceğimiz son noktaya ulaşmışız demektir ama cevap hayırsa henüz hala yolumuz var demektir. Eğer cevap hayırsa ve hala gidilmesi gereken yollar varsa bu demektir ki hala gezegene, evrene, yaşama dair bilinmezlikler var demektir. Demek ki o kadar öğrendiğimiz şey, o kadar bilgi bize her şeyi öğrenme fırsatını değil de daha çok bilinmezlik yaratarak hep yeniden başlama imkanını vermiştir. Meraklanacak, gözlemlenecek, araştırılacak, tekrar tekrar denenecek daha birçok yeni şeyin kapısını araladık demektir. Kapı ardına kadar açılmadığı sürece de bu döngü hep devam edecektir. Aynı ilkel atalarımızın korkusuzca deneyimlemelerine sebep olan o özelliklerimiz, aynı amaçla, içinde bulunduğumuz yaşamı ve aslında sonunda kendimizi bulma çabasıyla kendini tekrarlamayı sürdürecektir.

Eğer, sadece bizden öncekilerin elde ettikleri deneyim ve bilgilere bağlı kalmış, saplanmış olsaydık bugün ulaştığımız noktayı hayal bile edemezdik. Eğer, geçmişteki tüm kötü hastalıkların acısına, yaşanmış sonlara, denemelere, savaşlara, kayıplara ve başarısızlıklara saplanıp kalsaydık daha iyisine olanak sağlayacak hiçbir gelişmeye ulaşmamız söz konusu olmazdı. Yani, geçmişte birileri “dokunma, yanarsın!” dediğinde dokunmasaydı, “dikkat et, düşersin!” dediğinde denemeseydi, “başkaları yapamadı, başaramazsın!” dediğinde cüret etmeseydi bugün hiçbirimiz bu hayatı deneyimleyemezdik. Eğer geçmişte birileri onlara kurulan bu önyargılı, korkutucu cümleleri dikkate alsaydı bugün daha fazlasını isteyen, daha meraklı, daha araştırmacı, denemeye daha istekli ve her şeyden öte de daha korkusuz nesiller asla var olmazdı. Eğer, geçmiş nesillerin, bizleri korumak adına istemeyerek de olsa yansıttıkları korkuların tamamını sahiplenseydik sadece korkmuş olur ve bugün asla var olmazdık.

Her ne kadar en iyi öğrenme yolu deneyimlemek olsa da aslında hepimiz sadece deneyimleyerek değil aynı zamanda gözlemleyerek ve yüzyıllardır da okuyarak ve şimdilerde de hem dinleyerek hem de izleyerek öğrenmeye devam ediyoruz. Dokunduğu sıcak sobadan eli yanan yaşıtını gören kimi çocuk dokunmamasını gözlemleyerek öğreniyor elbette ama kimisi de; olaylar, durumlar ve konular arasında ilişkiler ağı kurmayı beceren zihnimiz sayesinde yeni deneyimler için yeni meraklar üretiyor. Kimimiz gözlemlediği deneyimlerden ve ailesi, akrabaları, eşi, dostu, arkadaşları, öğretmenleri vb. birçok kişiden duydukları cümleler ile ürettiği endişe ve kaygılarla yeni deneyimlerden korksa da kimimiz de etrafımızdaki aynı kişilerden duyduğumuz cesaret verici cümlelerle denemekten ve sonucundaki olumsuzluklardan korkmuyoruz. Kimimiz; düşmeyi, yaralanmayı, yapamamayı, ulaşamamayı, başaramamayı denememeye yetecek kadar kaçınılmaz bir sonuç olarak görsek de kimimiz de bunların seçimlerimizin bir sonucu olduğunu bilerek çok daha hevesli oluyoruz denemeye.

Doğan her insan her ne kadar benzer biyolojik ve fiziksel özelliklere sahip olsa da aynı zamanda da tektir, aynen onun bu yaşama doğmaya aracı kılan ebeveynleri gibi. Her bir insana aktarılan, neredeyse tüm insanlığın yaşamının bir örüntüsünün neticesi olan bir genetik miras bulunsa da, bu yaşama doğduktan sonra seçimlerimizle yolumuzu çizmek ve gelecek nesillere bırakılacak mirası yeni deneyim ve sonuçlarla çeşitlendirmek mümkündür. Önceki nesillerin koruma amaçlı korku yüklü cümlelerindeki gerçek mesajı anlamak ve başkalarının deneyimlerden, korkuyu körükleyen bilinmezliği ortadan kaldıracak dersleri almak asıl amacımız olmalıdır. Yaşanmış olan her deneyim, onu yaşayanın o deneyimi yaşadığı zamanlardaki koşullarda, deneyim sahibinin o zamana kadar elde ettiği bilgi ve tecrübesiyle değerlendirilmelidir. Çünkü herkes, o ana kadarki yaşadıklarının, gördüklerinin, bildiklerinin ve deneyimlediklerinin bir sonucudur. Ne dünkü ne de yarınki insan bugünkü ile aynıdır. Bırakalım bir gün sonrasını, bir an sonraki insan bile artık aynı kişi değildir. Bu sebeple, başkalarının onlarda korku yaratan deneyimlerinin izlerini üzerimizde taşımak kadar, kendi yaşadığımız geçmiş deneyimlerin korkularını taşımaya devam etmek de bir o kadar yanlıştır. Zaman, zamanın seçimlerimiz sonucunda bize sunduğu deneyimler ve bu deneyimlerden elde ettiğimiz bilgiler yeni; konu, olay ve durumlarda bir öncekinden farklı ve daha iyi şekilde karar verme ve seçimler yapma olanağı bize verir. Tek ihtiyacımız olan, bu kez farklı yaparak deneyimlerimizden öğrendiğimizi kanıtlamaktır. İhtiyacımız olan, korku dediğimiz şeyin büyük kısmının bize başkaları tarafından yüklenmiş ve sorgusuzca kabul ettiğimiz negatif duygular yığını olduğunun farkına varmaktır. İhtiyacımız olan, ihtiyacımız olanın korku değil, hem kendi hem de başkalarının deneyimlerinden ve bilgilerinden elde edilmiş bilgelik yüklü bir korkusuzlukla, cesaretle ileriye doğru adım atmanın yaşamı anlamlandırmanın en iyi yol olduğunun farkına varmaktır.

Işığımız daim olsun, sevgiler…

Arman TAKAN

13.07.2022, 15.55 Çarşamba


ARŞİV

KATEGORİLER