13 Eki ÖYLEYMİŞLİK MASKESİ
Bu yazı, 13/10/2025 Pazartesi günü İz Gazete’de aynı başlıkla köşe yazısı olarak yayınlanmıştır.
Yaşamdaki varlığının bilinçli olarak farkına vardığı andan itibaren yaşamda var olmaya devam etmenin bir çabaya bağlı olduğunun da farkına varmış olur insan. Yani, yaşam dediğimiz şeyi elimizde tutmamız, diğerleri ile beraber içinde bulunduğumuz bu yaşamda kendimize bir yer bulmamız ve dahi onu koruyabilmemiz için bir emek harcamak zorundayızdır.
İçine doğduğu yaşama hızlı bir şekilde uyumlanma becerisine sahip olmayan dünya üzerindeki tek canlı insandır belki de. Yaşamda şahit olduğumuz ya da izlediğimiz pek çok vahşi yaşam belgeselinde gördüğümüz gibi birçok canlı türünün yavrusu, içine doğduğu koşullara zorunlu ve hızlı bir uyum sağlamak durumundadır. Uyum sağlamak için içgüdüsel olarak gerçekleştirdiği eylemler o canlının kendisine ait bir yaşamının olup olamayacağının da belirleyicisi haline gelmektedir. Ya doğar doğmaz o çelimsiz bacakların üzerinde doğrulmayı ve ilk adımlarını atmayı başaracaksın ya da açlığı başına vurmuş bir yırtıcının öğünü olacaksın. Bugün böyle bir anı izlemek ve olası sonuçlarını bilmek normal geliyor, bunun doğanın kanunu ve besin döngüsünün bir gereği olduğunu ne kadar biliyor olsak da izlemek, gerçekleştiği ana şahit olmak bir nebze de olsa yürek burkucudur.
Diğer türlerden farklı olarak üzerinde böyle bir baskı olmadan yaşama tutunmayı başaran insan açısından oluşan uyum gereksinimleri vahşi yaşamdakinden oldukça farklıdır elbette. Pek çok insan “bebek o, anlamaz!” diyerek birçok konudaki eylem ve söylemlerinde dikkatsiz ve özensiz davransa da bugün, bebeklerin belirli bir zamandan itibaren etraflarındakileri algıladıklarını, anlamlandırdıklarını ve öğrendiklerini biliyoruz. Bu da “ağaç yaşken eğilir” atasözündeki “yaş”lığın bizim düşündüğümüzden çok daha erken zamanlara denk geldiğini göstermektedir. Doğal seçilim yoluyla, yani her bir genin kendinden öncekilerin en iyi özelliklerini bir sonrakine aktarması yolu ile var ettiği nesiller kendinden öncekilerin daha iyi bir hali olarak dünyaya gelirler. İyi genlerin aktarılması, daha iyi yaşam ve beslenme koşulları, eğitim, spor ve pek çok olumlu anlamdaki katkı, yaşamın bugünkü koşullarıyla daha uyumlu olabilme ve öncekinin üstüne çıkabilme potansiyelini insanın bünyesinde barındırmasını sağlar.
Bireyin; annesi, babası ya da her iki taraftan da bazı akraba ve atalara benzemesi genetik aktarımın açık ve olası bir sonucudur. Tüm bu fiziksel aktarımların yanı sıra kolektif bilinç dışı ile de hem kendi hem de uzak atalarımızın, arketip denilen; uzun yıllar boyunca karşılaşılan benzer veya ortak durum ve olaylar karşısındaki ortak davranış kalıplarının da aktarıldığını psikoloji bilimi aracılığıyla biliyoruz. Belirli coğrafyalarda, bölgelerde, topluluklar içerisinde yaşayan insanların istemsizce ama aslında yine bir genetik aktarım sonucu; benzer durumlarda korktuklarını, öfkelendiklerini, meraklandıklarını, cesaretlendiklerini vb. görüyoruz. “Buranın insanı böyledir!” diye ifade ettiğimiz şeyin ardında aslında çok daha uzun zamanlara dayanan bir birikim olduğunu da böylelikle anlamış oluyoruz.
Doğduğu koşullara genetik olarak zaten uyum sağlama eğiliminde olan insan, zaman içerisinde; ailesinin çoğu zaman dayatma olan telkinleri, içinde bulunduğu toplumun normları ve eğitim hayatının öğrettikleriyle yeni uyum becerileri geliştirir. Kendisi de benzer süreçlerden geçen ebeveynler, insanın bu becerileri geliştirdiği ve yaşama dair temel değerleri öğrendiği ilk yer ve toplumun en küçük parçası olan aileyi oluşturması açısından oldukça önemlidir. Zira, toplumun belki de normal olmayan kimi normlarına uyum ile okul hayatındaki bilgilerden insanın işine yarayacak olanları seçip almak konusundaki becerisi de yine ailenin bireyin gelişimindeki rolüne oldukça bağlıdır. Elbette, kendi çabası ile araştırıp okuyacak ve kendi süzgecinden geçirecek olan insan, kendisini daha yüksek bir bilinç seviyesine çıkarabilecektir. Ancak, psikolojik, sosyal ve entelektüel bakımdan iyi bir ailede yetişen birey açısından bu, sıfır noktasından ya da eksiden başlamak arasındaki fark gibi olacaktır.
İlk andan itibaren bir topluluk içinde yaşama pratiğinin içine doğan insan erken yaşlarda o topluluğun kriterleri ile uyumlu davranışlar geliştirir. Çünkü, topluluğun ya da toplumun parçası olmak normal ve olması gerekendir. Yani, o toplulukta var olmak ve hayatta kalmak yaşamın kalanında da hayatta kalabilmek açısından bir meydan okuma gibidir. Dolayısıyla neye meydan okuyorsanız o meydan okumayı kazanmanızı gerektirecek becerilerle donatılmış olmanız, değilseniz bile sonradan onları edinmeniz gerekir. Bu demek oluyor ki bu gezegende içinde bulunacağımız binlerce, milyonlarca farklı topluluk ve onların içinde barınabilmek için gerekli -o denli çok olmasa da- birbirinden farklı becerilerin var veya gerektiğinde geliştirilebilir olduğudur. Peki bu aynı zamanda da dünyada tüm insanlar için ortak ve her toplulukta geçerli olan beceri ve değerler olmadığı anlamına mı gelir? Elbette gelmez, çünkü tarih aracılığıyla; farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda, farklı inançlarda, farklı topluluklarda aynı değerlerin önemsendiğini ve benimsendiğini biliyoruz. Bu da insanın henüz kötülükten ve kötülüğün hakim güç olduğu toplumların normlarından etkilenmediğinde; dünyayı, doğayı, diğer canlıları ve tümüyle yaşamı benzer şekilde gördüğünü gösterir.
Bugün hayatta kalmak bir yırtıcının avı olmaktan çok, ekonomik ve sosyal olarak var olmak demek olan insan açısından, geliştirilen ortama ve şartlara uyum becerisi; evrensel değerlerin bazılarını terk etmeye ve eline güç geçince de bunları moda olan yenileri ile değiştirme çabasına dönüşmüştür. Bu da bugün, bir noktada, kendisi için iyi olanla herkes için iyi olan arasındaki seçimi bencillikten yana kullananların var olduğunun kanıtıdır. Çünkü, bu dünyada yaşanan bunca anlaşmazlığı, kötülüğü, acıyı, açlığı ve mutsuzluğu açıklayabilmek başka türlü mümkün olamazdı. Hatta dış dünyaya karşı “iyi” resmi çizen onca; kişi, şirket, topluluk, inanç ve devletlerin bile aslında bir iki yüzlülük içerisinde olduğunu, tutarsız olan söylem ve eylemlerinden açıkça kavrayabiliriz. Yine, bazısı binlerce yıllık felsefelere dayanan ve son yıllarda popülaritesi artan kişisel gelişim akımlarına ilgi duyan insanların pek çoklarının da gerçek bir arınma, iyilik, gelişim ve olgunlaşma halinde olmaktan ziyade bir “öyleymişlik maskesi” ile gezdiğini kolaylıkla söyleyebiliriz. Öyle olmadığı halde -miş gibi yapmayı, görünmeyi, davranmayı alışkanlık haline getiren insanların kişisel olarak gelişmek ve olgunlaşmaktan ziyade her geçen gün kendilerine yabancılaştıklarını fark etmeliyiz. Öyle ki her biriyle uyumlu olma çabasındaki ilkel insanın, bugün eriştiği zeka ve bilinç seviyesine rağmen dünyayı, doğayı ve diğerlerini kendisine ve isteklerine uydurmaya çalışan, ölçüsüz, çıkarcı, tatminsiz, sorunlu, saldırgan, yıkıcı, sorumsuz ve uyumsuz modern insana evrildiğini de artık itiraf etmeliyiz.
Arman TAKAN
Not: Tüm hakları saklıdır. Yazının, izin almadan ve kaynak gösterilmeden herhangi bir amaçla kullanılması yasaktır. Yazının İz Gazete bağlantısı aşağıdadır.
DİĞER YAZILAR
CUMHURİYET VE ERDEM
Bu yazı, 27/10/2025 Pazartesi günü İz Gazete’de aynı başlıkla köşe yazısı olarak yayınlanmıştır. Halihazırda içinde var olduğumuz birlikte yaşam, bugünden çok önceye dayana...
BİREYİN DEĞERLER ZEMİNİ
Bu yazı, 20/10/2025 Pazartesi günü İz Gazete’de aynı başlıkla köşe yazısı olarak yayınlanmıştır. Hepimizi bugün olduğumuz kişilere dönüştüren oldukça uzun bir zaman ve eme...
AÇMAMIŞ ÇİÇEK
Bu yazı, 06/10/2025 Pazartesi günü İz Gazete’de aynı başlıkla köşe yazısı olarak yayınlanmıştır. Bir insanın, bile isteye kötü olmayacağı, kötülük yapmayacağı, karşıs...
PANZEHİR: SEVGİ
Bu yazı, 29/09/2025 Pazartesi günü İz Gazete’de aynı başlıkla köşe yazısı olarak yayınlanmıştır. 17. Yüzyılın sonlarında yaşamış İngiliz emprist John Locke’un kullandı...